Son Yazılarım
- ..
- Nuh Kuyusu
- Başka Mıntıkanın Lakırdısı (Ahmet Altan'a)
- Sensiz Geçer Gemiler Limandan...
- Beni Yokluk Isırdı!.. (2)
- Beni Yokluk Isırdı!.. (1)
- Kıyıda...
- Yoksun Sen...
- Şimdi Uzaklardasın, Hayallerdesin, Rüyalardasın...
- Denizlerde Sen...
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- vuralkaya
- Blogcu Yardım
- hayriyeunal
- Necip Tosun
- cemal şakar
- devrimmilitani
- Zeynep Dilyâre
- Fâtıma Zehra
- Vefa Gülleri
- hayalvezni
Etiket Bulutu
Bağlantılarım
Nuh Kuyusu
http://www.umutfm.com/izle.php?id=8103
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Bilin ki,
Kuyuya düşen ellerimi arıyorum
Sıradan, titrek, korkak ellerimi…
Üsküdar’da
Her gece ıslak yağmurun altında geziyorsam
Bilin ki,
Kuyuya inen ruhumu arıyorum.
Eğer geçiyorsam semtinizden
Beni tanıdıysanız
Kuyunuza düşen ellerimi geri verin
Geri verin balçığa bulanmış ruhumu!..
Beni bana geri verin.
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Kuş gibi çırpınan bir yürek duyuyorsanız
Size yaklaşan dizlerim hâlâ titriyorsa
Kabristan kabuklu meyveler ayaklarımda çatırdıyorsa
Üşüyorsam, yalnızsam, çaresizsem
Ve hiç durmadan ağlıyorsam
Bilin ki, sizi arıyorumdur.
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Geceleri fezâda bir patlama sesi duyuyorsanız
Bilin ki,
Gözlerime yıldız yağıyordur.
Eğer bir koku duyuyorsanız
Sırtımdaki Yusuf Peygamberin terli gömleğindendir
Eğer mevsim kışsa ve ben üşüyorsam
Eğer özlemlerime bir yol bulmaya çalışıyorsam
Bilin ki,
Size gelmek istiyorumdur.
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Karanlıktan korkuyorsam
Sizi arıyorsam
Belki de hâlâ iyileşmek istemiyorumdur.
Eğer ruhumun gurbetine çıkmışsam
Vazgeçmişsem kendimden ve her şeyden
Bilin ki, sizi katıksız seviyorumdur.
Geceleri
Ağlayan bir ses duyuyorsanız sahilden
Bilin ki,
Ağlayışlarımı karanlık sularda yıkıyor
Yalvarıyor, haykırıyor, çıldırıyor
Yokluğunuzdan daha sahici olan hayalinizle avunuyor
Arınıyorumdur…
Eğer siz varsanız, duyuyorsanız
Bulun beni
Yoksa bu karanlık sularda boğulacağım!..
Eğer ben yanıldıysam
Yine de bulun beni
Çünkü içimdeki hüznümün ne olduğunu bilmiyorum.
Burası bana ait bir yer değil
Bu hayat, bu hırs…
Beni görseniz belki de anlamazsınız
N’olur affedin
Size duyduğum bu özlem bana ait değil…
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Hâlâ iyileşmek istemiyorumdur.
Sevdiğim ve bulduğum her şeyi terkedip
Bu semte koşuyorsam
Hâlâ iyileşmek istemiyorumdur.
Geceleri
Üsküdar sahilinde ağlıyorsam
Yokluğunuzun acısıyla baş başa kalıyorsam
Hâlâ iyileşmek istemiyorumdur.
Aklımdan en çok sizin isminiz geçiyorsa
Paltonuzun kokusu
Gözlerinizin rengi hâlâ aklımdaysa...
Ve ben
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Geçiyorsam semtinizden
Korktuğumu biliyorsanız
Kınından çıkmış kılıç gibi yarın denizi
Çıkagelin yokluğun içinden.
Geceleri bir ayak sesi geliyorsa Nuh Kuyusu’nda
Bilin ki
Kendi ellerimi, ellerime uzatıyorumdur.
Eğer ben korkuyorsam
Cesaret verin bana
Ya çıkmalı, ya düşmeliyim bu kuyuya
Eğer yanılmışsam
Yine de itin beni kuyuya
Çünkü kalırsam beni benimle yalnız bırakırsınız
Eğer korkuyorsam
Yine de itin beni
Kalırsam, beni benle ıssız bırakırsınız…
Eğer iterken ellerinize yapışırsam
Yine de itin beni
Kendimden başka biri olmak istemiyorum!..
Eğer yalnızsam
Ağlıyorsam, çırpınıyorsam
Çıkarmayın beni…
Ben burada kendisini arayan başkasıyım.
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Geçiyorsam semtinizden
Yalnızsam, karanlıktan korkuyorsam
İçin için ağlıyorsam
Kınından çıkmış kılıç gibi yarın denizi
Çıkagelin yokluğun içinden.
Eğer tanırsanız beni
Solgun ve hasta yüzüm hâlâ aklınızdaysa
Bilin ki ben hâlâ iyileşmek istemiyorum
Eğer bu semtte kaybolmuşsam
Ve gidecek bir yer yoksa
Geri göndermeyin beni
Geceleri gökyüzü kanıyorsa
Gözlerim yanıyordur
Eğer ben bu semtte kaybolmuşsam
Bulup göndermeyin beni
Aramakla bulamayacağımı bilsem de
Aşk; aramaya gitmekle mümkündür.
Üsküdar’da
Her gece Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Geçiyorsam semtinizden
Eğer tanıdıysanız beni
Solgun ve hasta yüzüm hâlâ aklınızdaysa
Geceleri bir çığlık duyarsanız Nuh Kuyusu’ndan
Bilin ki,
Ellerimi ellerinize uzatıyorum...
Ve ben her gece Üsküdar'da
Nuh Kuyusu’nda geziyorsam
Geçiyorsam semtinizden
Yalnızsam, karanlıktan korkuyorsam
İçin için ağlıyorsam
Kınından çıkmış kılıç gibi yarın denizi
Çıkagelin yokluğun içinden
Başka Mıntıkanın Lakırdısı (Ahmet Altan'a)
“Başka Mıntıkanın Lakırdısı” (Ahmet Altan’a)
“Onlar yeryüzünde bahane arayıcısı, yer altında berzah aşığı, gökte yıldız ve aydılar. Kimi zaman veli, kimi zaman deli, kimi zaman kâfir görünürlerdi. Halleri buydu, sessizliğin ve huzurun yitmemesi için böyle olmaları gerekiyordu.”
(Başka Mıntıkanın Lakırdısı; Sadık Yalsızuçanlar)
İçindeki ışığın sana göz kırptığı demlerde, ezeldeki çağrıya ruhunun kanatlanışını ne de güzel anlatmışsın öyle... İçindeki o ışıktır senin esas varlığın. İçindeki ışığı söndürmemek için, kim bilir nasıl da uğraşıyorsun bütün gün kendinle. Çünkü içindeki o ışık sönerse, akşam ezanından sonra boşalan kömür kokulu sokaklarda kaybolup yiteceğini biliyorsun. Bu yüzden sımsıkı kapanmışsın ya kendine? Bu yüzden, bir gün o ışık söner de, kimsesiz sokaklarda kaybolurum diye korkuyorsun. Kilitli bir sandık gibi kapandığın kendi içinde, her günün sonunda anlamını çözemediğin bir eksikliği yaşıyorsun. Çünkü bu hayat, yeryüzünün her gün yeniden şekillenişi, izmler, lîsanlar, insanların vefasızlığı, rujlu yalanlar, yenidünya düzeni, savaşlar, haksızlıklar, her şey ama her şey, seni içindeki o dipsiz sandığa kilitlemiş, bilmiyorsun!..
Yoksa sen, şimdiye kadar zaten o hep sönmesinden korktuğun ışığı sakladığın ve bütün yüreğini gömdüğün sandığın içinde mi yaşıyordun? Yoksa sen, ruhunun çağrılarını işittiğin o sanduka misali sandığın önünde bir ömür türbedâr mıydın? Yoksa sen o kilitli sandığın çalınıp yağmalanmasından mı korkuyordun? Belki de bu yüzden sandığını yıllar yılı bir caminin içinde saklıyordun.
Belki de en fazla sevgilinden ayrıldığın, bir dostunu kaybettiğin ya da kazık yediğin zamanlarda gömülüyorsun o sandığının içine, bilir miyiz? Belki de, gecenin sessiz uğultusu içinde, yalnızca Rahmân’ın soluğunu hissediyorsun. Caminin ortasında öylece sessiz oturup bekliyorsun. İçindeki o sandığı nazlı bir elin açmasını bekliyorsun. İncitilmeyecek bir misafir olduğunu biliyorsun. Neresiyse orası, orada sevgi pınarının sonsuz bir kaynaktan aktığını biliyorsun. Sırtını, hiç kazık atmayacak bir dostun sütunlarına dayadığının farkındasın. Çünkü bu kubbe ortasında içinin su dolu bir kristal gibi görüldüğünü, yeryüzündeki bütün maskelerin düştüğünü görüyorsun. Çünkü senin orada kimseyle bir alıp veremediğin yok. Çünkü orada bir hamalın da, bir valinin de değeri eşit, çünkü orada sen de bir eşsizsin, biriciksin, değerlisin biliyorsun…
Çünkü orada… Bir tek orada başörtülü mazbut bir kızla, devrimci bir kadının, birbirinden uzak nice mıntıkalardaki seslerin ve sözlerin varlığını ciğerlerine çekercesine yaşıyorsun. Çünkü orada herkes bir mahşer sabahı uyanıp gelmiş gibidir. Çünkü orada herkesin varlığı ayrı bir şölendir.
Peki, bütün bunlar, her ezan sesinde hissettiğin o derin yalnızlık, sadece aklının uydurduğu bir efsane midir? Yoksa… Yoksa hepsi bu mudur? Bu kadar mıdır içindeki sonsuzluk? Seni gitgide içine kapatan o sandığın şifresini hâlâ çözemedin mi? Akşamüstleri kömür kokulu sokaklarda sana berzahın kapılarından yansıyan o sesin sahibi kim anlamadın mı? O ses senden ne istiyor? Sen o ana ne veriyorsun? Bütün bunları hiç düşündün mü?
Caminin orta yerinde, gece karanlığında oturan adam… Evet, sen misafirsin. Keşke benim gönlümde senin gibi ruhumun taraçalarına çıkıp itikâfa çekilebilse. Biliyorum, sen orada sadece bir konuksun. Ama bir düşün, neden bu hayat yetersiz? Neden her şey korkunç bir saçmalığa bürünüyor git gide? Gün boyu daralan yeryüzüne inat, her gece yaklaştığında ruhuna sükûn ve huzur veren bu mekân ile nasıl bütünleşebilirsin? Allah’ı nasıl algılarsan biter bu dünyadaki sürgünlüğün? Nasıl yakarırsan biter ruhundaki bu ince sızın?
Ne isterdim biliyor musun? Ellerini açıp yakarmanı? Ya da ellerini açmadan, içinden sessizce… Öylece konuşmanı isterdim Rahmânla… Ama biliyorum nefsin birbirinden farklı o kadar çok yüzü ve bu yüzlerin o kadar çok dili var ki… İçindeki bütün o karmaşık seslerin her birinin dilini çözmen ve onlara kendini anlatman, onlarla konuşman gerek. Biliyor musun, bir gün aklının çatlakları arasından sızan o lahuti sesi duyduğunda çözülecek bütün sır!.. Aklının çatlaklarından sızan o gümüş renkli kan ellerine bulaştığında insanların sana nasıl da garip bir varlık gibi baktıklarını göreceksin. Aklının çatlaklarından sızan o gümüşi sırrı gördüğünde hakîkat karşısında bütün yalanların nasıl da ölçüsüz bir korkuya kapılacaklarını göreceksin.
Bir düşün şimdi, sen ki, içindeki gömülü sır dolu sandığın içinde, caminin ortasında, gecenin bu orta yerinde, bunca yıldır gelip soluk alıp veriyorsan, bu mekânda sana ait bir şeyler olmalı değil mi? Yıllarca içinde mayalanan ve kalbinin en kuytularında yaşattığın o sahici yer bu yer olmasa, niçin gelesin ki? Hem o gece kovgunları gibi ikiyüzlü davransan hiç mi suçlu hissetmezdin kendini? Say ki, çok eskiden, senin bile unuttuğun o diyardaki yaşamış içtenliğine, içinde ezan sesinin seni çağırdığı o kutlu diyardaki yalnız kendine, biricikliğine, oradaki dosta ihanet etmiş gibi hissetmez miydin kendini? Burada sana ait bir şey olmasa, içindeki suniliği yok etmeye bu kadar uğraşır mıydın?
O mekânın sahibi seni ötelerden ve öteden beri çağırıyor, anlamıyor musun?
Sense kendinin bir mürteci olduğunu saklamak için elinden geleni yapıyorsun. Seni anlamadığını mı sanıyorsun evin ve gecenin sahibinin? Kapısına kadar gitmiş, hepimizden çok yaklaşmışsın ona… Yaklaştığın yer, senin gömülü kendi “sırrın” Kimseye göstermediğin, kimsenin de görmemesi gerekli sırrın. Sen bizi bırak, belki de o sandığın içindeki inciler senin gerçek inancın. Belki de o sandığın içinde senin inandığın. Belki de o sandığın içinde senin imanın, en son durağın. Seni, gecenin vaktinde kalbine konuk eden bu mekân, seni farklı bulduğunu, seni sevdiğini söylüyor duysana!. Seni gecenin bir vaktinde kalbine konuk eden mekânın sahibine iyice yaklaş… Yaklaş… Gözlerine bak gecenin… Konuşmaya devam et onunla… Konuşmaya devam et içindeki o gömülü sandıkla.
Sen ki, bizi birbirimize yaklaştıran gömülü bir hazinen olduğunu ve bizim de içimizde gömülü sandıklarımız olabileceğini hatırlattın bizlere. Neden ellerini açıp o sandıktan çıkmak için O'ndan yardım istemiyorsun? Sen bu mekânın sadece konuğu değil, "kulusun." Biliyorum, bu dünyada bir birimize ayrı düşsek de, ikimiz de yarım yamalak bir hayatın ortasında hayat sürdüğümüzü biliyoruz. Bu dünyada ayrı düşsek de, yine de kaderin ince parmaklarında içimizden birbirimize incecik duygu ipleriyle bağlanmış olduğumuz için şükrediyorum... Hamd ediyorum… Ve... Ahirimiz, evvelimizden daha hayırlı olur diye hep niyaz ediyorum... Niyaz ediyorum... Niyaz ediyorum...
Etiketler :
Sensiz Geçer Gemiler Limandan...
http://www.plak1.com/dinle/fon-muzigi/deniz-feneri/11581.html
-İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elfi Sâni Ahmed el-Faruki es-Serhendi Hazretlerine (k.d.s)-
Sensiz Geçer Gemiler Limandan…
Çocukken,
Bir mahalle arasında sisler içinde bir yer hatırlıyorum. Gecenin gölgeleri sisten ateşler yakarlardı orada. Ateşin kokusu tâ odama kadar gelirdi ve bu koku çok uzaklarda olan senin kokunu hatırlatırdı…
Çocukken,
Dimağımın derinliklerinde büyük bir umman dalgalanırdı da, dünyaya bakan gözlerimle göremezdim ya bu denizi? Kalbim burkulurdu buna, sen biliyordun… Karardıkça yeryüzü, karardıkça semalar ben hep seni arardım suskun gölgelerin yaktıkları ateşlerde. Gökyüzü daha da derinleşirdi çocuk hastalıklarımın sırılsıklam gecelerinde… Bembeyaz çöllerden meleksi bulutlar geçerdi… Kervanlar geçerdi… Ben, karanlığa dikip melek gözlerimi, senin aydınlık gölgeni arardım. Sessiz sesimi duyarsın diye beklerdim…
Çocukken,
Dedem hissederdi bunu ve kanayan bir sesle çağırırdı pencereden, ben sokakta oynarken… Ben, akşamüstleri sisler içindeki mahallede yanan ateşleri anlatırdım ona… Orda… Orada, mor bulutların güz yaprakları gibi nasıl da yere yağdığını, yıldızların ve ayın beni göğe çağırmasını anlatırdım kandil gecelerinde. Mahyalar merhaba derdi Ramazan’a yıldız yıldız… İçimdeki kıyılarda seni beklerdim. Gözlerimden akan yaşlar seni beklerdi akmak için. İçimi dökmek için seni beklerdim. Oysa sensiz geçiyordu limandan hep gemiler… Kimselere anlatamadım bu bekleyişlerimin hikâyesini… Gemiler her geçtiğinde limandan, beni o gemiye çekip alacak elini bekledim…
Çocukken,
Her yağmur yağdığında yeryüzüne, senin gülüşlerin yağardı içime… Toprak kokusunun beni çağırdığı demlerde, çiğdemlerde senden bir iz arardım. Uçan bulutların ardına düştüğümde, senin sesini duyan o çocuk işte bendim… Annemim sesi her kıyıda beni ararken, senin sesini kimse duymasın diye dolaplara gizlenirdim. Annem, benim sesimi duymak istiyordu, ben de senin sesini. Ben, o zaman anlamıştım ki, benim annem yoktu aslında, ailem, akrabam yoktu. Sendin benim sahibim... Ben her istasyonda seni beklerdim, her vapur iskelesinde senin inişini beklerdim. Kimseye anlatamazdım acılarımı… Seni beklerdim…
Çocukken,
Ben bir yerlerden koparılmıştım bunu hissediyordum. Bir yer ki, her taşını, her sokağını ezbere biliyordum. Odamın duvarları her gece yıkılıyordu üzerime... Kopup geldiğim yeri bulmak için öyküler yazıyordum… Sanki bütün öyküler benim yaralarımdan kanıyordu. Sanki bütün öyküler sırdan ve kayboluş nehrinden akıyordu… Bu yüzden ben hep kaybolmandan korkuyordum… Bütün öyküler beni anlatırdı oturup aralarında.. Bir gün ben kaybolursam… Bir gün ben kaybolursam, başımı alıp nereye giderdim?.. Ben hiç kaybolmadım…
Çocukken,
Her gece yıldızlar düşerdi sokaklara… Sonra birden garip bir sessizliğe bürünürdü kâinat… Ben, senin sesinden başka her sesi duyduğumda hayal kırıklığına uğrardım… Her gece ayak seslerini beklerdim Serhend’den... Özlerdim bir anda seni, çok özlerdim… Ne kadar istesem de bu dünya diliyle anlatmaya yetmezdi bu ıstırabı kelimelerim… Ben, yetim çocuğuydum kimsesiz bir zamanın… Kimsesiz olduğumdan yapmadık kötülük bırakmadılar… Ben üzerime yıkılan her enkazın altından sana ellerimi uzattım… Bir güneş gibi doğup aydınlatmanı bekledim bu zindan hayatımı… Kimselere söyleyemedim acılarımı! Sığınacak bir liman aradım. Sensiz geçti gemiler hep limanlardan… Senden gelecek bir haberi bekledim. Senin hasretinle ıslandım her mevsim... Adı duyulmamış memleketlerde senden bir iz aradım... Serhend’den kutlu bir yolcu bekledim, ayı avuçlarında bana getirecek… Çünkü yetmiş iki fırkaya ayrılmış bu çağda, imanım avucumda üşüyordu…
Ey asrın yenileyicisi
Bu yetim ve kimsesiz ellerimden tutun...
Saliha Malhun
Beni Yokluk Isırdı!.. (2)
Yağmur Kuşları…
Sabah, ezanla birlikte uyandığında, dağların kekik kokusuna uzak bir mekânda olduğunu hatırlamakta gecikmedi. Gece hüzünlü bir veda ile ayrılıp şehre gelmişlerdi cici anneyle birlikte. Annesi, kızkardeşi ve cici anneyle birlikte yaşadıkları bu ev, Muradiye’de yeni restore edilmiş o dünya güzeli eski ahşap evlerden biriydi sadece.
Namazını kıldıktan sonra, bilgisayar başına gecip günlerdir biriken iletilere göz attı. Bunlardan biri de arkadaşı Anna Meşulam’dan gelmişti. Anna iletisinde, Sude’nin kendi çalıştığı gazeteye kabul edileceği konusunda olumlu haberler aldığının müjdesini veriyor, hatta görüşme için randevu bile ayarladığını, bugün öğlede Setbaşı’nda buluşmaları gerektiğini yazıyordu.
Caddeler ne kadar da kalabalıktı böyle. Acaba uzun süre şehirden uzak kaldığı için mi ona öyle gelmişti? Araba ve klakson sesleri , kahkahalar ve rujlu gülümsemelerle adeta bir panayır yerini andırıyordu etraf. İnsanlar gündüz alabildiğine gülümserken, gecenin dehlizlerine akıtmışlardı gözyaşlarını belki de.
Sude, dolmuşta ve tarmvayda gördüğü bütün insanları izledi. Tuhaf bir şey vardı insanlarda. Ansızın ortaya çıkan gece varlıkları gibi kendilerinden bile gafil bir hayat sürdüklerinin farkında bile değillerdi besbelli.
Kafe ve lokantalarda kafa kafaya vermiş oturan insanlar her ne kadar birbirine yakınmış gibi gözükse de, esasında ıssız bir ada gibiydiler. Her biri yalnızlıklarının kıyısından umutla el sallayan bir Robinson gibi, el sallamadan edemiyorlardı ufuklarında beliren ve sahillerinden gelip geçen gemilere. Ne ki, içlerinden 'Hayy bin Yakzan' olanlarsa şu parmaklarının sayısından daha azdılar elbette.
Sude, caddeler boyu saçlarını geriye atan kadınlara ve garip sakal traşlarıyla dolaşan gençlere baktı. Kimi bakışlar gece gibi kopkoyuydu derinliklerinde. Ne çok konuşuyorlardı insanlar böyle; vır, vır, vır!.. En tuhafı da aynı anda susmaları oluyordu birden bire. O anda çok ama çok uzaklara dalan gözler, kimbilir içlerinin hangi çıkmazlarında boğuşuyordu.
Bundan da tuhafı, insanların yüzlerindeki ifadesizlik ve hikâyesizlikti hiç şüphesiz. Sude, ardına düşeceği bir hikâye izi ararken sükûtu hayale uğruyordu her seferinde. Bir sarkaca sarılır gibi sarılıyordu ruhu, ilham bir buhurdan gibi başından tütüyor ve adeta savruluyordu neftî boşluğa…
Oradan da sonsuzluğa…
Beni Yokluk Isırdı!.. (1)
http://www.40ambar.net/47730_Necip-fazil-___.html
Beni Yokluk Isırdı!..
"Gelsin beni yokluk akrebi soksun
Bir zehir ki hayat özü faniye "
N.F. Kısakürek
Sonbaharın sarı benzi evlerin pencerelerine loş bir perde gibi inmişti. İnsanlar, sarı yapraklarla birlikte kış odalarının sıcaklığında kendi ruhlarına sığınıp bir dahaki yaza kadar yeniden dirilmeyi özlemişlerdi belki de. Bu kadar sarı yapraklar, yağmur ve çamurdan sonra kış gelecekse gelsin artık diyorlardı.
Sude, bütün yaz sığındığı dağ evinden şehre bakarken böyle düşünmesine rağmen hemen cayıyordu bu düşüncesinden. Bütün o güzel yaz mevsiminin, gece yıldızlarla birlikte dağların zikrine, otların, böceklerin dostluğuna geri dönüyordu hafızası…
Sahi niçin geliyordu ki her sene bu sonsuz dağ ülkesine? Sanki… Sanki çok eski zamanlardan beri yaşamıştı buralarda… Şu gündüz mavi bir tülbent gibi başına bürünen gökyüzü ve altındaki yemyeşil seccadeden mescid kılınan yeryüzüyle sanki daha asırlar evvelinden bir tanışıklığı vardı…
Boşlukta bir balon gibi şişip duran şu sonsuz evren son söz söylenip de patlayıp sönene dek sürecekti bu tanışıklığı da kim bilir?
Bakışları şehrin uğultulu semalarında gezinirken dizlerinin üzerinde duran ajandasındaki kocaman boş beyaz kağıda gülümseyerek baktı. Henüz hiçbir kelime yazmamıştı… Kelimeler… Kelimeler söz yurdunun mübarek toprağıydı sanki… Kuvvetli bir özden beslenen o bereketli kelime toprağından ne kadar mânâ devşirecekti kim bilir…
Başını kaldırıp mavi bir tülbent gibi dalgalanan sonsuzluğa baktı… Dudakları susuzluktan çatlamış pınarlar gibi söz dileniyordu sonsuz kudretten. Her şeyin kaynağı oydu. Sözün ve sükûtun bile…
Çokça sükut eden bir kızdı Sude. Koyu sarı saçlarının üzerine doladığı örtü beyzi yüzünü garip bir safiyete sokuyordu.
Öfkesinin doruğa çıktığı zamanlarda bile asla çatık iki kaş ifadesini alamayan yüzüne en fazla derin bir keder otururdu. Şimdi sakin ve huzurluydu… Sözün ve sükûtun sahibinin mekânında sözler ışık gibi çarptıkça ruhuna, kendi kendine bakan bir ayna misali seyre dalıyordu bütün âlemi…
Zaten kelimeden, heceden, sözden, harften ve sesten önce sükût vardı âlemde… Derin, neftî bir sükût… Bayıltan bir kafirun kokusu gibi belki nefesi hissediliyordu ilkin… Sonra bu derin sükût zamana çarptığı anda başlamıştı kâinatın çarkıyla birlikte dönmeye… Ve söz çark etmişti âlemle birlikte “Hayy Allah” diye… Kâinatın kalbinde dönen bu çarka tempo tutmuştu çamur atom atom dönerek…
Çamur…
Bir damla siyah balçıktan başka neydi ki insan? İnsan toprak demekti.. Toprak bütün mânâların bağrından devşirildiği sonsuz ve mübarek bir varlıktı. İki damla su atmosferde çarpışınca rahmete dönüşüyordu. Su küle çeviriyordu harlı ateşi. Ama düşmandı ateş toprağa…
Bir avuç siyah balçık!
Kandan ve çamurdan yoğrularak atmaya başlayan bir yürek!.. İşte yüreği o günden beri atıyordu Sude’nin. Henüz siyah bir balçık içindeyken ruhu, 'kalû belâ'dan seslenen o sese şöyle karşılık vermişti; “Sen benim Rabbim’sin.”
Bunu düşününce iki damla gözyaşı aktı yanaklarından… Ezelde verdiği bu sözü tekrar hatırlamıştı ruhu...
Ansızın gözleri bomboş kaldı bebeklerinde. Hayat bir iğne deliğinden geçer gibi sanki gözlerinden ruhuna dolmuştu. İlham böyle bir şeydi işte… Boşlukta Cebrail’in gözbebeklerine takıldığı noktada bir nazar olarak gözlerinden ruhuna boşalıyordu kâinat… Öyle zamanlarda yazıyordu işte… Kendini toprağı eşelemeye çalışan bir gece varlığı gibi hissediyordu. Bu hâl üzerinden geçene kadar hummaya tutulmuş bir hasta halinde yazıyordu. Nazar, gözlerinden çekildiği anda başı defterin üzerine düşüyor ve o yaratık yavaş yavaş eski halini alıyordu…
Belki de yazmak bir sessiz çığlıktı sadece! Balçığın yerden dirilirken sonsuzu çınlatan sessiz çığlığı! Ağaçlar meyveye durdukça, ekinler bar verdikçe, sonsuza yol alan bir çığlık… Belki de bu çığlıkların ezeldeki yankısıydı şimdi gelip gözbebeklerinden ruhuna akan kelime ırmağı da…
Yine böyle bir cezbe halinde kaleminden dökülen ırmağı, nihayet bir hikâye göletine toplanmışlardı bile. Hikâye bitince kendini çimenlere sırt üstü bıraktı. Gözlerini kapayıp bir müddet dinlendi.
Şehre, hayatın içine dönmeye ve yazılarıyla var olmaya hazırdı artık. Gurubun kızıllığa durmasıyla ruhunu saran tatlı telaşın ürpertisini hissetti ruhunda… “Vakit yaklaştı…” diye mırıldandı…
Ajandasındaki hikâyesine göz gezdirdikten sonra son bir kez dana baktı şehrin kararan ufkuna… Artık bu münzevi hayattan ayrılmanın, şehrin kalbine akmanın zamanı gelmişti. Cici annenin aşağılardan gönderdiği ıslık, namaz vakti olduğunun bir habercisiydi. Bu ezan haberiyle birlikte derhal yerinden doğrulup toparlanarak kâinatın sahibinin önünde el bağlayıp huzura durdu. Huşu ile kıldığı namazın ardından ellerini açıp yaradanına yalvarışa geçti…
“Rabbim!..
Sen iyilerin ve kötülerin de Rabbisin…
Bana iyilik ver… Biliyorsun ki, bütün varlığımı sana adadım. Bugüne kadar senin rızan olmayan hiçbir şey yapmadım… Senin rızan için bütün dünya titrlerine ve dünya istikbaline hiç düşünmeden arkamı döndüm. Senin rızan dahilinde dünya eğitimimin kapısı yüzüme kapandı. Şimdi tek sermayem bu yüreğim ve yüreğimin ucunda atan bu kalemim…
Bütün varlığım senin Rabbim!...
Beni sen var ettin… Binlerce ışık huzmesinden yaratılan moleküllerim senin kudret elinde şekillendi. Kandan beslenen bedenimi dünya üzerinde bembeyaz bir sütle rızıklandırdın. Kainata savrulmuş milyarlarca yıldız tozundan oluşmuş varlığım belki de tekrar toprak olduğunda savrulacak dünya çöllerinde…
Bütün varlığımla huzurundayım Rabbim!
Şimdiye kadar bana verdiğin ve vermediğin her şeyle… Kaybettiklerim ve kazandıklarımla birlikte rızana kabul et bu fakireyi… Onu bir an sensiz bırakma. Kelime toprağında devşirilmeyi bekleyen bu kadar hikâyesiz yüz peşime düşmeden evvel bana, toprağın derinliklerinde olgunlaşmayı bekleyen bir tohumun sabrını ver!
Ben ki, çöllerde yağmur bekleyen garip bir bedevinin gözlerindeki o sonsuz bakış gibiyim… Ben yoklukta kendi yankısını arayan ezeli aşkın ezgisiyim belki de…
Bana inayet et Rabbim!..
Amin…
Kıyıda...
http://video.google.com/videoplay?docid=2411916331433152224
Kıyıda...
Şu denizleri yere bağlayan nedir ki dede? Su ki, ne biter yerde, ne de kökü var bir yerde? Ve zaten su konduğu kabın şeklini alır, tutulmaz ki hiçbir yerde… Ben bile anladım, bir su damlasından yaratılan ben, anladım ne kadar çırpınsam da, bir yerde tutunamayacağımı! Daha doğrusu tutunmak istemediğimi…
Bunu anladığımda ise, sadece biraz kederlendim, üzüldüm... Ama böyle olması gerekiyordu. Ben kıyıya varmayı hiç istemedim dede. Çünkü kıyıya varınca kederimi benden alacaklardı, hatta bir süre sonra ihanet etmemi bile isteyeceklerdi benden; fikrime, düşünceme, kendime bile… Kıyıya varınca, size bile ihanet etmemi isteyeceklerdi. Kıyıya varmayı istemedim, çünkü o denizlerde hâlâ siz vardınız.
Sizi bu denizlerde kaybettim ben. Sizi kaybetmemek için kollarımı açmış denize sarılıyorum her gece. Biliyorum ki siz, daha ben bu dünyada yokken beni seviyordunuz. Biliyorum ki bu denizler, ben daha dünyada yokken de vardı ve ben bu dünyadan gittikten sonra da var olmaya devam edecekler. Varlığımın ve yokluğumun sınırındaki bu kıyıda bekliyorum şimdi sizi. Çünkü siz, daha ben dünyada yokken benim yokluğumun yanındaydınız. Çünkü siz, daha ben doğmadan önce beni seviyordunuz biliyorum.
Bense…
Bense bir mevsim aç, bir mevsim tok, bir mevsim sefil, bir mevsim denizlerin prensesi olmayı sizin için denedim. Sizden ayırmak için beni zorla kıyıdan uzaklaştırmak istediklerinde gözlerim kan ağladı, yaralarım acıyla kanadı. Görüyorlardı, biliyorlardı, açık açık beni sizden çalıp, kopardılar dede. İşte bu yüzden ben, sizden koparılan yanlarımı daha çok seviyorum şimdi. Beni sizin nefesinizin gezdiği o kıyıdan alıp caddelerin çamuruna attıklarında, o çamurdaki bir damla siyah balçıkta bana göz kırpdığınızı fark ettim. Ben, kanayan yanlarıma siyah balçık basmakta buluyorum şimdi teselliyi. Çünkü siz, daha ben bu dünyada yokken konuşmuştunuz kaybettiklerimi. İçimin ürperişleri bile sizin kontrolünüzdeydi…
Benim bu denizlerden ayrı bir varlık oluşum, bu hayattan ve bu hayattakileri kaybedeşimden daha ağır geliyor bana. Oysa tabiî olanı buymuş dede… Gitmeliymişim… Ayrılmalıymışım bu denizlerden. Hayatta yaşadığım en büyük çelişkim de bu belki de. Bu kıyılardan sürülmek en çok koyuyor bana. Ve en çok da bu denizlerde dolaşanların bunu doğrulaması incitti beni… Haksızlık ettiler bana dede! Beni bu kıyılardan atarak, sizden ve bu denizlerden ayrı bir varlık olduğumu söyleyerek haksızlık ettiler!..
Oysa bu kıyılardan uzaklaşmayı da çok denemiştim...Ben kıyıdan her uzaklaştığımda, caddelerde boğucu gezintilere çıktım. Nefes alamadım entel salonlarında. Kış günleri soğuk çeşmelerden abdest aldım, camilerin küçük pencerelerine sığınıp uyudum. Kaba, çirkin örtüler sardım çoğu gün başıma. Kıyıdan her uzaklaştığımda, tuzsuz oturdum her sofraya, gözyaşlarımı ekmeğime katık ettim. Kıyıdan her uzaklaştığımda, kirli sularda yıkadım yüzümü, bütün aynaları kırdım kırdım!..
Çünkü
Yoktunuz siz
Ben
Esen rüzgarlarda ezilmiş bir çiçek gibiydim
Kaldırımlarda…
***
Ben kıyıdan her uzaklaştığımda uzak kasabalara, kentlere yolculuk ettim dede. Üzerime sinmiş yosun ve deniz kokusunu duyup, kapılardan geçirdiler beni. Ben onlara sizi analttım hep. Ben onlara derisi yüzülen Nesimi'yi ve Hallac-ı Mansur’u anlattım. Mansur, hallacıyla her gece tararken ciğerlerimi, uzaktan bir hüzün meltemi duydum. Ben herkesten daha üzgün ve bencildim dede. Çünkü ben sizi herkesten daha çok seviyor ve özlüyordum. Çünkü biliyordum ki siz beni, daha ben doğmadan önce de seviyordunuz.
Her şeye rağmen dede, beni bu kıyılardan tutup atsalar da ben hayatımı gözlerinizin ışığından geçireceğim. Nerede ve nasıl yaşarsam yaşayayım, yüzümü hep size dönerek, hayalimde o denizlerdeki sandukalarınıza bakarak konuşacağım. Nerede durursam durayım, mutlaka beni göreceğiniz yerde oturacağım. Bütün varlığımla bana baktığınız o denizlerden bakacağım size gözümü her kapadığımda...
Bugün bir manifaturacıya girdim. Kendime metrelerce kumaş aldım. Adam parası çıkışmayan müşteriyi azarlayıp aldı elinden paketi. Beni kapıdan uğurlarken kapının önündeki kediye küçük bir ciğer parçası attı. Ne garip, hem parayı, hem kediyi seven bir insandı. Sonra yol boyu bütün insanlara baktım. Ne garip dede, insan ne tuhaf, bir yanımız kötü aslında. İnsan ne tuhaf dede, bal gibi farkında kimsesiz olduğunun. Bunu anlayınca beni kıyıdan kovalayanlara bile kızamıyorum bile artık dede. Yürüyorum caddede, öylece…
Ben, en çok da beni kıyıdan atanı sevdim. Kalktı beni hiç bilmediğim bu hayatın içine attı. Sizden kopardı. Hem parayı hem kedileri seven adam gibi o da hem kedileri hem denizi seven birine benzemeye çalıştı her nasılsa. Ama ben yine de vazgeçmedim onu sevmekten dede. Eskisi gibi değil ama biraz küs, biraz buruk seviyorum onu şimdi. Yüreğimin tepesine çıkıp oradan bakıyorum ona, denize ve hayata… Sonra inip gidiyorum şehrin tozlu kayıp sokaklarına…
Artık denizlerden uzaktayım…
Kış günleri soğuk çeşmelerde abdest alacağım. Kaba örtüler takınacağım… Sonra, gizlilerde ağlayacağım… Uçan balıklardan ödünç aldığım kırık kanatlarıma pansuman yapacağım, 'pansuman yazısıyla'… Beni yine solgun sofalarda ağırlayacaklar. Onlara yedileri, üçleri anlatacağım… Sonra yüzümü sizin olduğunuz o denizlerin yönüne çevireceğim. Bakacağım bu hayata koca bir boşluğa bakar gibi… Çünkü ben hem denizleri, hem parayı hem de kedileri bir anda sevemem dede. Çünkü ben, şimdi hayatıma o siyah balçığın mor ışığında yeni başladım. Ne kadar acı çeksem de, vermem kimseye kederimi. Ne kadar acı çeksem de, bana bu kederi verenleri daima çok severim. Çünkü kederin içinde siz varsınız ya? Size baktığım yerde deniz olmasa da, ben yine bakarım oraya… Sizden başka kimsem yokki benim… Çünkü siz beni, daha ben bu dünyada yokken sevmiştiniz…
Oysa şimdi…
Yoksunuz siz…
Ben
Esen rüzgarlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda.
Yalnızlık
Şimdi yanımda
Gidecek yerim yok
Seccademden başka
Kaldırımlarda...
Yoksun Sen...
://www.plak1.com/dinle/Asya/Yoksun%20Sen/8158.html
Yoksun sen...
Ben
Esen rüzgârlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda…
Öylesine susamış ki bu sokaklar senin kokuna! Hani… Çay içtiğin bardaktan günlerce kokun çıkmamıştı ya? Öylesine özlemiş ki seni bu bomboş ıslak sokaklar… Hani… Seni bulduğunda belki de kimselere asla söyleyemeyeceği her şeyi anlatan insanlar olur ya? Öylesine sana muhtaç ki her şey… Kendinden öç almak ister gibi daha da dibe batan bu yürek bile… Nedense o eski âsâna dayanmış ak ellerin kalmış aklımda…
Ama
Anladım artık
Yoksun sen...
Ben
Esen rüzgârlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda…
Bir gün nasılsa ve hiç olmadık bir anda karşıma çıkacağını umdum hep. Beni senden koparıp alan ne hiç anlayamadım! Yaklaştıkça uzaklaşan bir gemi gibiydin sen, güneşin battığı yere kadar koşsam da sana ulaşamadım. Lösemili bir genç kız tanımıştım seni aramaya geldiğim o gün vapurda. Tam karşımda oturuyordu. Biliyordu galiba iyileşmeyeceğini. Simit alıp martılara atıyordu sevinçle. Martılar umutlarını yakalamışçasına çığlık attıkça seviçten coşuyordu. Oysa ben… Ben senin avuçlarındaydım belki de beni boşluğa savurmadan önce… Avuçlarımda yanmış dua kokuları şimdi yalnızca… Ve eski âsâna dayanmış ak ellerin kalmış aklımda…
Ama
Anladım
Yoksun sen…
Ben
Esen rüzgârlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda…
Küçükken
Yemeğe nasıl oturulur öğretilirdi ya bize? Çorba nasıl içilir? Çatal nerede durmalı, bıçak nasıl kullanılmalı… Tiyatroda, sinemada nasıl hareket edilir, büyükler "nasılsın?" diye sorduğunda kaldırıp “siz nasılsınız?” diye sormak hani büyük hürmetsizlik ya? Bir sürü yasaklar, kurallar… Ben çocukken çok saftım, hep inanırdım ülkemin insanlarının hayat bilgisi kitabımdaki mutlu aile tablosuna.. Bütün aile, anne, baba, kardeşler bembeyaz sofra örtüsündeki gibi lekesiz bir beraberlikte sonsuza yürüyeceklerine… Dedemin öğrettiği besmeleli yer sofrasına inat, her gün oturduğum bereket ve besmele unutulmuş medeni sofralara… Nedense günlerce kokunun sindiği o çay bardağı kalmış şimdi aklımda yalnızca… Nereme yesem doymuyorum, nereye gitsem kayboluyorum…
Çünkü anladım
Yoksun sen…
Ben
Esen rüzgârlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda…
Benim bildiğim gibi değilmiş bu dünya… Ne tuhaf herkes ne kadar da mutlu görünüyor aslında. Oysa… Hepimiz en ufak bir kızgınlık ya da dargınlıkta kendimizi odamıza atıp bas bas bağırırız. Gideceğim!.. Terk edeceğim hepinizi!.. Ama hepimiz böyleyiz öyle değil mi? Gidecek bir yerimiz de yoktur aslında. Ne olmuş bize? Ne olmuş bu insanlara bilmiyorum, sanki herkes gördüğüm, tanıdığım bütün aileler tesadüfen bir araya toplanmışlar. Hepsi bir arabaya koşulu hayvanlar gibi sevgisiz ve çekişerek bir hayatı sürmekte… Sanki en büyük yanlışımız bizim mensub olduğumuz yerde, makamda, evde, işte, okulda olmamızda. Meğer ben hep birlikte olmayı özlerken dostlarım ve çevremdeki herkes hep uzakları özlemiş. Meğer… Bunlar gerçekmiş… Hani bembeyaz sakalının arasından parlayan o bembeyaz dişlerin vardı ya? Şimdi onlar kalmış sadece aklımda… Bir de kokun sinmiş hâlâ o çay bardağına…
Ama
Anladım
Yoksun sen…
Ben
Esen rüzgârlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda…
Otogarlar gidip dönen yolcuların durağıydı belki. Ben seni hangi durakta bekleyeceğimi hiç bilemedim. Ne geldiğin ne de gittiğin yerin adresini biliyordum. Belki seneler sonra, belki de ömür boyunca arayacağım, bekleyeceğim seni… Lütfen sen gel artık çünkü biz ne gelmeyi ne de gitmeyi becerebiliyoruz. Bir tutsak gibi birbirimizin başını bekliyoruz. Birbirimize duyduğumuz sevgi bir tutsaklıktan ibaret… Sizin geldiğiniz ülkede de böyle mi hayatlar? Sizin ülkenizde de böyle mi? Bizim gibi kayıplar mı aranır sokaklarda? Herkes çok yakınındakinin sevgi dolu olanını mı arar çok uzaklarda? Biz burada bizi sevmeyenleri sevmeye mahkûmuz. Hepimizin hatıraları orta yerde, kitaplar orada, burada! Acıtan, çenesiyle ömür tüketen kadınlar! Bir parça ilgiyi çok gören erkekler… Her şey darmadağın… Her şey yüzüstü, dostluklar bile… Hani özenle dikilmiş bir yama vardı ya paltonda?.. Nedense o kalmış şimdi aklımda…
Ben üzgünüm dede…
Çünkü
Yoksun sen…
Ben
Esen rüzgârlarda ezilmiş bir çiçek gibiyim
Kaldırımlarda…
Yalnızlık
Şimdi yanımda
Yoksun sen…
Yoksunuz…
Gidecek yerim yok
Seccademden başka
Kaldırımlarda...
« Önceki ::

