Aynadaki Münzevî
34 Takipçi | 0 Takip
08 07 2013

ŞİMDİ UZAKLARDASIN, HAYALLERDESİN, RÜYALARDASIN..

ŞİMDİ UZAKLARDASIN, HAYALLERDESİN, RÜYALARDASIN.. |  görsel 1

- Aynadaki Münzevi’ye -

Gelmiştin.

Durgun bir düş gölünden çıkıp gelmiştin…

Herkes buraya geldiğine göre, gönül fethedilen bir şeyler olmalıydı burada. Herkes buraya geldiğine göre, deniz huzur, toprak hasret, şarkılar nihavent kokuyor olmalıydı burada…

Herkes buraya geldiğine göre, bu yerde sevda olmalıydı…

Herkes buraya geldiğine göre;

Bu işte bir iş vardı…

Sen de geldin.

Durgun bir düş gölünün ortasından.

Gönlünde sonsuz arayış insanları sevmek istiyordu.
Kendi ıssızlığının camlarına vuran kimsesizlikti belki seni aynalardan fırlatan ya da insanlardan uzaktalık. Dönüp aynaya baktığında, sanki asırlar geçmişti bir saniyelik göz kırpmasında. Ayrılıklar, korkular, yalnızlıklar… Cilana yansıyan şeyler ne de çabuk biçim değişmişti.

Yollar, şehirler, kelimeler…

Geldin.

Burada yeni bir hayat olacağı yalanını kendin de dâhil herkese söyledin. Oysa burada herkes sırtını dayı gibi birbirine, kendi türünden olana veriyordu. Sen bir hayalettin, kendini ete kemiğe bürünmüş bir vücut sandın. Bir sığınmacı, buradaki dünyaya iltica etmek isteyen biri olduğun halde kendini buranın öz malı sandın…

Aynalar gerçeği yansıtırdı ya…

Gerçeklerin burada soğuk camına çarpan yalanlardan daha soğuk olduğunu anladın. Her biri buz dağları gibi çarptıkça yüreğine, köprü altı çocukları gibi geceler boyu üşüyen ellerini yalanların alevlerine uzattın. Gönül verdiklerine güven duyacağın, kendini inandıracak yalanlara öyle çok ihtiyacın vardı ki. Kalbin acılarla dolmuştu. Düşlerin bitmek bilmiyordu. Gözlerin bir türlü gülmek bilmiyordu. Yaralı bir kuş gibi kalmıştın bu hayatın ortasında! İnsanlar ne kadar da hoyrattılar sana karşı. Neydin sen burada? Can? Arkadaş? Dost? Sevgili? Kalem? Neydin sen burada?

Bu sualler bir bıçak gibi saplandı yüreğine! Sonra tek tek buldun acımasız cevaplarını da… Karanlık olarak yalnız gece mi var sanıyordun? Derin kuyular, mağaralar mı? İnsanların kalbi hepsinden karanlıktı. Oysa bu hayata karışmamak için tek yurdundu senin yalnızlığın. Gurbet aldı seni, savunmasız ve tutsak kaldın! Düşlerin bitmek bilmedi yine de sevmek üzerine. Hayat hiç olmadığı kadar ağır tokatlarla itti seni derin bir kuyuya. Sonra dipsiz bir karanlık… Kimseler duymadı feryatlarını. Sonrası, bu diyarda kimsesizliğin de ötesinde bir yalnızlık…

Bir gün gözyaşları içinde dedin ki secde de;

"Rabbim ben Hüseyin kadar mı sevimliyim? İlâhe ente maksudi ve rızâke matlubi."

Kalbin acıyla doldu kaçmak istercesine.

Gönlün kanatlanıp uçmak istedi kendi yurduna dönmek istercesine.

Geldiğin yere…

Kendine...

 

Âh Aynadaki Münzevi,

Sen bu diyarın trenini çoktan kaçırmadın mı? En ağır ihanetlerle sınandığın gecelerde sana acı verenler için dualar etmedin mi? “Allah’ım ben varlığımla sıkıntı vermek için değil, sevmek için varım insanları? Bana inayet et… Efendimizin duasıyla yakarıyorum sana; Allah'ım başımı yaranları hidayet eyle, dişimi kıranları hidayet eyle..."

Sen Hüseyin kadar mı sevimliydin?

İnsanlar üç kuruşluk dünyevî çıkarları olanlar için seni dışladılar. El kapısında ne çabuk da harcandın? Buna rağmen gururunun yelkenlerini indirip sevmek ve affetmek için bahaneler aradın insanları. Dost oldun, arkadaş oldun, merhamet oldun, sevgi oldun. Sönmeyen ateşler gibi yandı yüreğin. Her defasında öyle çok reddedildin ki… Bu hayatta bütün sabrını, kendine ve insanlara olan güvenini her şeyi nihayet tükettin. Artık kendinle hesaplaşacak bir benliğin bile kalmadı. Herkes alabildiğince koca bir ‘ben’ ken, senin dönüp kendine sığınacak bir kendin bile kalmadı...

Bu yürek yangınıyla bir gün terk edip gittin. Geldiğin düş gölüne tekrar geri döndün.

Gittin… Kalbin acıyla doldu kaçmak istercesine. Fakat bunun adı kaçmak olmamalıydı. Kaçarsan gitmiş olmazdın ki. Hem, öyle bir gitmeliydin ki, arkandan gelmemeliydi acılar. Bir daha takip etmemeliydi arkandan ikiyüzlü gülüşler.
Gittin…

Şimdi uzaklardasın…

 

Öyle bir gittin ki kendin bile anlamadın nasıl gittiğini… Gidişinin bir anlamı yoktu, bir hikâyesi. Gidişinin bir fragmanı yoktu, altyazısı veya Altın Portakal’a aday bir müziği. Giderken sadece kendin gittin, yardımcı oyuncular perde kapanırken arkanda kaldı. Bu gidişin öyle bir ağırlığı yoktu, başın da dik değildi, gururun da. Âdeta geldiğin bu diyarda hezimete uğramıştın. Bütün aldanışların arkandan el salladı.

Gittin…

Gidişinin bir derinliği vardı...

Suskunluktu bu gidişin adı. Gürültülü bir yanı yoktu. Rahatsız etmiyordu. Bu kez kimsenin uykusunu kaçırmamıştın. Yalnız kendi hâlinde... Kendi derdinde... Derinlerdeydin...

Senin gidişinle yosun kokusu sardı berzahı... Papatyalar gülümsedi. Yağmurlar sevgi ve rahmetle yağdı. Gidişinin anlaşılır bir yanı yoktu, yalnız kendi derdinde, kendi halinde derin ve yalnız bir "Vav'dın"...

"Korkma! dedi İbnü’l-vakt; toprak insanı kefensiz de kabul eder! Sen bıçak kesmez bir İsmail, kurtlanmaz bir Eyyüb ol!  Sev onun gibi yaralarını, yaralayanı; kurtlarına şefkatli ol..."

 

 

Âh!..

Şimdi uzaklardasın

Hayallerdesin

Rüyalardasın

Yalnız kendi hâlinde

Kendi derdinle.

Derinlerdesin

Derinlerdesin

 

Aynadaki Münzevî

655
0
0
Yorum Yaz